Facebook Twitter Google+ Pinterest Instagram

Yaşariye Doğan ile modaya dair…

Arkadaşına öner Yazdır
Modanın hayatımızdaki yerinden Bursa cemiyet modasına kadar merak ettiğiniz birçok konuyu, Türkiye’nin tanınmış modacısı Yaşariye Doğan ile konuştuk…

 

Yaşariye Doğan… Bursa’nın stil ikonu… Modanın nabzını tutan modacı… Cemiyetin arana yüzü… Yaşariye Doğan’ın Bulgaristan’dan Bursa’ya yolculuğunu, modacı geçmişinin detaylarını ve Bursa cemiyeti hakkındaki görüşlerini merak ettik ve kapısını çaldık…

işte, Yaşariye Doğan hakkında merak ettikleriniz…

 

Röportaj: Aise Amet & Mahir Bora KAYIHAN

Fotoğraflar: Mahir Bora KAYIHAN

Mekan: ÇELİK PALAS HOTEL

 

Yaşariye Hanım, meslek hayatınızdaki başlangıç hikayenizi öğrenebilir miyiz?

Bulgaristan doğumluyum ve moda tasarım eğitimi olan Plovdif - Teknologia Na Obleko i Dizayner'lık eğitimi aldım. Yapacağım işlerden sonuncusuydu diyebilirim bu iş... Sanat yönü çok yüksek bir çocuktum. Okul dönemimde hep yarışmaların ve gösterilerin içinde buldum kendimi. Çok güzel bir sesim vardı, Tiyatro oynuyor, şiirler yazıyordum ve derslerde kulağım öğretmende ama durmadan birşeyler çiziyordum. Resim derslerindeki becerim hep örnek gösterilirdi ve en yüksek notla ödüllendiriliyordu. Hatırlıyorum lise dönemimde Osmanlı’yı anlatan Pod İgoto (Esir Zamanı) adlı romandan uyarlanan tiyatroda -ki, roman Bulgarların Osmanlı’ya karşı verdikleri mücadeleyi anlatıyordu- başrolünü bir Türk kızına (bana) teslim etmişlerdi. Canlandırdığım rol öğretmen Raina Kneginya'nın Bulgarlığı koruma mücadelesini anlatmaktaydı ve Filibe'nın en büyük sahnelerinde sergilenmişti… Buna her zaman çok şaşırmışımdır, çünkü ben bir Türk’tüm bunun bir Bulgar’ın canlandırması daha doğruydu... Ama yeteneğim hiç göz ardı edilemezdi...

 

Peki, neden bu yönde ilerlemediniz?

İlerleseydim çok başarılı olurdum… Ama biz bir Türk ailesiydik, örf ve adetlerimiz vardı. O dönem ailem sanatı desteklemiyordu. Bende aileme uygun olan ve onların onayladığı mesleğe yönelmiş oldum. Moda Tasarım eğitimi alarak bendeki başka bir cevheri ortaya çıkarmaya çalıştım. Bu işimi de çok severek yapmaktayım.

 

O dönemlerde mesleğinize başlarken nasıl zorluklarla karşılaştınız veya her şey yolunda mıydı?

Ben erkek giyim üzerine tasarım ve dizaynır eğitimi almıştım, eğitim sürecinde kalıp, uygulama, konfeksiyon kalıp hazırlığı, tasarım dizaynırlık, desinatörlük gibi çok geniş kapsamlı bir eğitim sürecim oldu. Mesleğimin en üst konumu Model-Dizaynır olarak iş bulma imkanlarım çok zordu. Çalışma alanlarım 3-5 bin kişilik fabrikaların dizaynır bölümleriydi. Fakat bu bölümlerin 10-15 yıllık elemanları mevcut olduğunu düşünürsek yeni bir dizaynıra şans tanımaları çok zordu. Kendimi kanıtlamam için bu işin daha alt kademelerinden başlamak durumundaydım. Buda bana hiç cazip gelmemişti. Mesleğimde dizaynırlığın dışında hiçbir şey yapmayı düşünmedim, hatta vazgeçtim bile diyebilirim... Asenogratta RP-Asenovez'de gelin çiçekleri üreten bir fabrikada çalışmaya başladım. Elinizde minicik çiçek ve detaylar hayat buluyordu, bu da benim çok hoşuma gitmişti... Fakat bir gün şefim Vlado Vodeniçarov’un ofisine davet edildim ve gelinlik tasarımı  yapmam için ve hiç olmayan bir firma yaratmak adına çalışmalar yapmamızı talep etti. Benim açımdan tasarlamak, dikmek ve hayat vermek anlamındaydı… İlk etapta çok cazip gelmedi ve kabul etmedim, fakat o kadar ısrar ettiler ki, o güne kadar üzerime tasarladığım kıyafetlerimi sürekli takip edip orada sadece benimle bu işe başlamak istediklerini söylediler… Benim tasarım gücümü keşfetmiş oldular…

 

 

Bize biraz firmadan bahseder misiniz?

Asenograt’ta kurmuş olduğumuz firma bu alanda  Bulgaristan’ın ilk ve tek firmasıydı. Yapmış olduğum tasarımlarla çok ilgi alaka gördüm. O dönem sistemden dolayı maalesef çok az bir malzeme ile bu işi hayat vermeye çalıştım, bir nevi yoktan var ediyorduk. Üç çeşit malzemeyle payet boncuk ve dantellerin olmadığını düşünürsek muhteşem modelleri yaratmak için nasıl bir hayal gücü gerektirdiğini tahmin edebilirsiniz... Zaten bu işin en zevkli ve keyifli yönü de bu, sizdeki gücü ortaya çıkaranda bu… Yoksa var olan birşeyleri bir yere getirmek tasarım değildir... Tasarım her zaman hayal gücünü zorlayan, olmayanı yaratmaktır… Yeniliktir... Bu anlamda Bulgaristan’a katkım çok büyüktür. Başlamış olduğumuz çalışmalarla bugün Asenograt  bu anlamda gelinlik ve abiye şehri olarak anılmaktadır ve bir marka şehir halini almıştır… Ve 1989...

 

Bu yıllar sizin için neler ifade ediyor? 

Yeni ülke, yeni insanlar, yeni örf ve adetler, farklı kanunlar ve yeni bir yaşam… Bu yıllarda biriktirmiş olduğunuz tüm bilgi ve yaşam tarzınızı silerek yeni bir kayıt başlamıştı… Çünkü kanunlar ve ticari disiplinler çok farklıydı… Biz sosyalist bir sistemden kapitalist bir sisteme aniden geçmiştik. Fakat alt yapımızda biriktirdiğimiz çalışma sistemindeki disiplin, eğitim, bilgi, kişisel ilişkiler, kültür bize her zaman artı oldu… İki sistemin kurallarını çok iyi dengelediğiniz anda en doru yolu izlemekte zorlanmazsınız… Bu geçiş süresinin devamında 1993 yılında EMELYA'yı kurmuş olduk… Toptan ve perakende olarak ülkenin birçok şehrine gelinlik ve abiye satışına başlamıştık o yıllarda… Türkiye’de o dönem gelinlikler çok kalitesizdi, büyük bir şaşkınlıkla kendi kalitemizi piyasaya sürdük ve güzel geri dönüşümler aldık.

 

Emelya demişken, biraz Romantiko’dan bahseder misiniz?

Tüm modacılar her yıl bir kreasyon oluştururlar... Aslında bu kreasyonlar ikiye ayrılıyor. Hem satış odaklı hem de görsel şov amaçlı. Satış odaklı koleksiyonlar daha çok giyinilebilir olurken, diğer koleksiyonlar daha çok şov amaçlı yapılıyor. Bir tema belirleyip o temaya uygun kıyafetlerden oluşuyor… Temayı modacı belirliyor… Belirlemiş olduğu temaya bağlı kalarak kumaş, aksesuar, dizayn ve renkler bunu takip ediyor. Buda bir koleksiyon bütünlüğü anlamına geliyor... Kombinasyonları daha kolay ve daha uyumlu bir hal alıyor... Romantika’da bunun bir örneğidir…

 

 

Peki, Romantiko’nun teması nasıl belirlendi?

Çalışacak olduğunuz tarz ve kumaşların kaynaşmasından oluşuyor. 1980’li yıllarda biraz daha uzay temalı koleksiyonlar görüyorduk. Geleceğe bakış gibi de algılanabilir. Şimdiler de ise daha soft koleksiyonlar görüyoruz. Her şey gibi moda da kendi içinde devinimleri olan bir şey.  Romantiko aslında Bulgarca romantik kelimesinden geliyor. Uçuşan kumaşlar, soft renkler var. Çekimlerde de özellikle Bursa’yı tanıtmayı ön planda tutmaya özen gösterdim…

 

Trendler ve trend renkleri kreasyonlarınızda nasıl kullanıyorsunuz?

Her sezonun trendleri ve trend renkleri vardır. Bu, tüm dünyada bir akımdır. Önemli olan bu trendleri ve renkleri başka bir boyuta taşımak. Yeni bir nefes getirmek ve hayat vermek. Mesela bir arada hiç düşünmediğiniz renklerin uyumu, farklılığı ve çekiciliği muhteşemdir. Bunu keşfetmek çok önemlidir. Kreasyon  tasarımının yanı sıra, renk keşifleri, uygulaması ve aksesuarla birleştirilmesi tasarımın vazgeçilmezidir.

 

Peki, siz modayı nasıl tanımlıyorsunuz, size göre moda nedir?

Tarz sahibi olunmasını moda öncülüğü gibi tanımlayabilirim. Stil sahibi olmak hem erkeklerde hem kadınlarda ayrıca bir çekicilik ve hayranlık uyandırır. Moda olan parçaları üzerinizde taşımanız sizi şık yapmaz. Eğer ki, sizin bir tarzınız yoksa, siz istediğiniz kadar moda ve marka giyin şık olamazsınız. Şıklık birazda bakış açısı  ve doğru kombinasyonlarla oluşuyor. “Kendinize yakıştırdığınız giymeniz, rahat etmeniz, kendinize güveniniz” bunlar şık olmanın bir bütünüdür. Kombinasyonların tezatla uyumlu bir dansı gibidir... Giydikleriniz size özgüven vermelidir. Buda sizin duruşunuzu, bakışınızı ve kendinize olan güveninizi de arttırır. Bana göre moda bütünleşmektir. Tarz sahibi olmadıktan sonra ancak markasever olabilirsiniz...

 

Bursa’daki moda anlayışını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Moda her yerde var aslında. Evimizde, arabamızda, tatilimizde, yaşam alanımızın her karesinde… Moda sadece giyim demek değildir! Yeni bir şeyi sunmak ve takip etmektir. Türk insanı nedense sokakta çok özenli giyinmiyor! Sadece giyinmiş olmak için giyinmiş ve etrafa zevksiz görüntüler yansıtan birçok kişi görüyoruz... Yadırgamıyor muyuz? Elbette yadırgıyoruz… Mağaza vitrinlerinde olan kıyafetleri bire bir giymek modayı ve tarzı yansıtmıyor. İç ruhunuzu yansıtan şeyleri giymeniz gerekiyor. Kendinizi iyi ve mutlu hissedebileceğiniz ve aynanın karşısına geçince “Oldu” diyebileceğiniz şeyler tercih edilmeli… Çünkü tercihler ve beden ölçüleri çok farklıdır… Kilolu olan bir fiziği daha ince göstermek, daha narin bir görüntü vermek çok önemlidir... Şöyle örneklendirebilirim; frapan tercihleri olan bir kişi kendini sade giyimde iyi hissetmez, sade giyinmesini de seven frapanı taşıyamaz... Püf noktaları burada işte… Bursa’nın genç kısmını daha seçici ve daha şık görmeye başlıyoruz… Hatta bir ara saç tarzları, giyim stilleriyle sokak modasındaki şıklık beni çok mutlu etti. Orta yaş ise daha klasik ve daha kombine yönelik seçim içinde…

 

Doğru giyinmek…

Mesela uyumsuz gibi görünen parçalar birleştiğinde çok şık sonuçlar ortaya çıkabilir. Bu sadece kişinin algısıyla alakalıdır. Doğru parçaları bulduğunuzda siz tarz sahibi olursunuz. Ama şöylede bir gerçek var, tarz sahibi olarak gördüğümüz kişiler aslında tarz sahibi mi? Yoksa sadece o gün gördüğümüz kıyafetler mi tarz? Bir kişiye tarz sahibi dememiz için  giyim biçimi her zaman tarzı ve stil olmalıdır…

 

Yaşariye Hanım, devamlı modanın içinde bir isim olarak acaba meslek deformasyonunuz var mı?

Elbette var! Bir dergi karıştırırken ayakkabı, çanta her şeyin detayına bakıyorum, uyum arıyorum. Uyum dediğin şey aynı renk tonlarından bütünleşmesinden oluşan bir kombin değildir. Uyumlu olmak bazen alakasız parçaların bir arada çok şık görünmesiyle de elde edilir. Yoksa bana göre bir rengin tonlarından bir kombin ancak sıradan olabilir. 

 

 

Tarz sahibi olmayı para ile bağdaştırabilir miyiz?

Asla! Paranın tarz sahibi olmakla alakası olamaz. Çok ucuz parçaları o kadar güzel tamamlarsınız ki, marka dediğimiz parçalardan daha şık bir görünüm elde edebilirsiniz. Tarz sahibi olmak pahalı markalar giyinmek değildir! Markayı marka diye giymemek lazım. Zevksizlikte burada ortaya çıkıyor. Bu tamamen zevkle ilgili bir durum. Bir yerde okumuştum, ‘’Parası olana zevk, zevki olana para ver’’ diye. Ne kadar da doğru bir tespit. Para sizi zevk sahibi yapmıyor. Parayla da zevk satın alınmıyor.

 

Hem modacı hem de işkadını kimliği taşıyorsunuz? İkisinin arasına sıkıştığınız oluyor mu?

Son dönemlerde daha çok modacı kimliğimi ön plana çıkardım diyebilirim. Belirli meslekler insanların üzerine oturur. Mesela işkadınları çok sade ve düz giyiniyor. Ya da siyasetçiler genelde tercih ettikleri kıyafetler son derece sıradan. Tarz diyebileceğimiz bir duruşları yok. Mesela Ukrayna’nın başbakanı Yuliya Timoşenko bana göre tarz sahibi diyebileceğim bir kişi. Saç modeli, aksesuarları ile kendine has bir stili var. Resmi dünyanın içinde çok şık görünüyor.

Bir dönem modacı ve işkadını kimliğim savaştı. “Böyle görünmen lazım sen modacısın” ile “hayır, sen işkadınısın böyle görünmen lazım” arasında kaldım. Son yıllarda modacı kimliğimi daha özgür bıraktım. Sonuçta benim bir tarzım var. Açıkçası modacılık benim ilk mesleğim, işkadını tarafım ise sonra geliyor. Bunu biraz şöyle tanımlayabiliriz; makyaj malzemeleri satan birinin son derece kötü bir makyajla karşımıza çıkması gibi bir şey. Zevk aynı zamanda doğru parçaları bir araya getirmekle de alakalı…

 

Türkiye ve dünya modasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Gerçekten hakkı ile üreten bir ülkeyiz biz. Fakat biz ekip çalışması yapmayı başaramadığımız için, marka ve marka olma yolunda tıkanıp kalıyoruz. Bireysel hareket ediyoruz. Bir ülkeyi tanıtmanın en kolay yolu, moda, sanat, spordur. Olimpiyat şampiyonu olduğunuzda sizin bayrağınız sallanır ve sizin ülkenizi tanıtmanızda önemli bir rol oynar. Bir ülkenin kimliğini taşımak son derece önemlidir. Bizim ülkemizde yapılması gereken şey, moda haftaları düzenlemek ve genç yeteneklere bol bol yer vermek…

03 Nisan 2013 13:30

DİĞER GÜNCEL RÖPORTAJ HABERLERİ